Okunması şart makaleler:


Bir süredir Facebook'ta daha aktifim, oradan takibe alın kaynatasızlar.

18 Ağustos 2016 Perşembe

İşim(iz)e Gelmeyen Ayetler

Selam.

"Biz ona yolü gösterdik. Artık ya şükredici olur ya nankör." (İnsan 3)


İki sene önceydi galiba, birkaç arkadaşımla parkta yürüyorduk. Kedi doluydu park, kedileri de çok severim moruk, öyle böyle değil. Hele biraz sırnaşık ve yabani olmayan bir kediyse karşımdaki, Almira gibi mıncıklaya mıncıklaya severim. Standart bir senemin yaklaşık %90'ında olduğu gibi yine tadımın tuzumun hiç olmadığı bir gündü ama kedileri görünce kendisine uçan balon alınmış, kaçmasın diye de balona bağlı bir ip parmağına dolanmış ve koştura koştura balonu uçurtan 5 yaşındaki çocuklara dönerim. "Ehehehehe" diye sırıta sırıta peşlerinde koşturdum, sevimli ve sırnaşık olanları mıncıklayıp durdum. Hayvan besleyenler bilir, karakterleri tıpkı insanlarınki gibi birbirinden tamamen farklı olur bunların. Kaç çeşit insan var diye sorsan, insan sayısı kadar derim, kaç çeşit kedi var diye sorsan, yine kedi sayısı kadar kedi çeşidi var derim. Bazıları ya karakteri gereği, ya da artık yavruluk zamanlarında gördükleri muamele nedeniyle, ya da her ikisinin birleşimi sonucunda yabani oluyor. İnsanlara fazla yanaşmıyorlar.


"Biz ona vermedik mi iki göz

Bir dil, iki dudak?" (Beled 8-9)

Hak geçmesin diye biraz da yabani olanlara yanaşmaya çalışım, baktım çok pas vermiyorlar, ben de zorlamadım. Nasılsa yanımda kendini sevdiren bir sürü kedi vardı.


Fakat o gün fark ettim ki, benim "kedi sevgisi" zannettiğim şey "kedi sevgisi" değilmiş.


"Kılavuzladık onu iki tepeye.

Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o." (Beled 10-11)

Yorulduk yürümekten, eve dönecektik, parkın çıkışına doğru kartondan bir kutu gördük, içinde de yine bir kedi...


Bu kedi yabani değildi, sırnaşık da değildi, zira ne yabani olma şansı vardı ne de sırnaşık. Tek gözü tamamen kördü, öbürü de iyice akmış, kapanmak üzereydi. Belli ki çok kısa bir sürede tamamen kör olacaktı.


"Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11)


Üç arkadaş birbirimize baktık. Hepimiz biliyorduk yapmamız gerekeni. Bu kediyi zaten hazır kartonuyla alacaktık, atlayacaktık bir taksiye, veterinere götürecektik.


Zaten tadım tuzum yoktu, bir de yorulmuştum, zaten hep yorgun hissederim kendimi. Üşendim. Bir şey demedim.


Biz üç gerizekalı "ne yapalım?" diye birbirimize baktık.


"Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11)


Tekimiz kendini, hesapta kendi vicdanında kurtardı, "Ya alalım götürelim isterseniz, bana fark etmez" deyip öyle salak salak olduğu yerde daire çizerek yürüdü.


Diğerimiz "Yazık ya, acaba başkası ilgilenir mi ki bizden sonra?" diye pası bizden sonra oradan geçip kediyi görmesi muhtemel diğer insanlara attı.


Bense sustum.


"Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11)


Neden sustum biliyor musun? Üşendim, sadece bu.


Yapmam gerekenin ne olduğunu gayet iyi biliyordum. İnsanların böyle durumlardaki tavırlarını da iyi biliyordum. Kendi vicdanlarını rahatlatacak bir yol, bir kaçış ararlar. İşte birisi "Bana uyar, karar sizin" dedi, köşesine çekildi pasif pasif. Öteki "Yazık" dedi, üzüldüğünü belli etti, "Herhalde başkaları görür ya" dedi.


Ben bu tür davranışların fasa fiso olduğunu biliyordum. Ben ne yapmam gerektiğini gayet iyi biliyordum. Zira insanların ve iyi zannettiğimiz insanların böyle durumlardaki tavrının ne olacağını da iyi biliyordum. Ya kendine bir mazeret bulup içini rahatlatır, ya "eh biri bir şey yaparsa ben de uyarım" diye pasif kalır ve sözüm ona iyi insan rolü yapar, ya da bunların hiçbiri içini rahatlatamıyorsa suçu atacak bir başkalarını bulur. "Nasıl bırakırlar bu hayvanı böyle ya" diye söylenirler.


Ben kendimi bunlarla kandıramıyorum. 2 yıldır kandıramadım.


Yapmam gereken şey belliydi. Tüm ataletimi kırıp, o gerizekalıca ve hiçbir geçerliliği olmayan mazeretlerimi çöpe atıp, vaktimi ayıracaktım, kaldıracaktım o kartonu ve kediyi, "Hadi gidiyoruz, hadi hadi hadi" deyip veterinere götürecektim hayvancağızı. Yoksa kör olacaktı.


"Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o" (Beled 11)


Bunu yapmadım. Tek sebebi de dediğim gibi üşenmemdi.


Bir daha ne o parka gitmeye fırsatım oldu, ne de o kediyi gördüm, tahminen de ölmüştür.


Bariz bir şekilde sınava tabi tutuldum ve bariz bir şekilde sınavı kaybettim ben o gün. Bu bir savaştı, sonucu da tarih kitaplarının deyimiyle: "Decisive nefs victory", kesin nefs zaferi oldu. Yenildim nefsime, ataletime, umursamazlığıma.


"Biz ona vermedik mi iki göz,

Bir dil, iki dudak?
Kılavuzladık onu iki tepeye.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o.
Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?
Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o.
Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,
Yakındaki bir yetimi,
Yahut ezilmiş-boynu bükük bir yoksulu.
Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.
İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları." (Beled 8-18)

İki gözüm vardı, iki gözü olmayana "bile bile" yardım etmedim.


O sarp yokuşa atılamadım. Üstelik o kadar da sarp ve keskin değildi bu seferki yokuş, nedir yani, 1 saatini ayıracaktın alt tarafı.


Benim "kedi sevgisi" zannettiğim şey, meğer sevme ve sevilme ihtiyacımmış, o an anladım bunu. Sevdim, sevildim, işimi gördüm ve ihtiyacımı gördükten sonra umursamadım ölmek üzere olan bir kediyi. Sevgi böyle bir şey değildir. 


Yaklaşık 2 yıldır, uğradığım her haksızlıkta -ki çok sık başıma gelir, hele bu ülkede, aynı sende olduğu gibi- o an gelir hatrıma.


Nedense 2 yıldır da işlerim pek yerinde yürümez. Karma felsefesine inanmam fakat, sağ gözümün bozukluğu gitgide arttı. %60'tan fazla kör ve ameliyatla düzelmesi mümkün de değil mesela. Mistik anlamlar yüklemiyorum, sen de yüklemek zorunda değilsin, arkadaşımla konuşur gibi konuşuyorum şu an.


Ben var ya, çok acayip iyi insan rolü yaparım toplum arasında. Aynı senin gibi.


Çok da iyi laf yapar ağzım, öyle yüzüne vururum ki karşımdakinin bana veya bir başkasına yaptığı şerefsizliği, duyan sahiden hak verir bana.


Kendim iyilik timsali bir melekmişim gibi...


"Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?" (Bakara 44)


Biz hep başkalarını kınarız, onların büyük suçları ardına sığınıp iyi insan rolü yaparız, oysa yapabileceğimiz iyilikler ve kötülükler imkanımızın el verdiği ölçüdedir. Düşünüyorum, acaba benim ve benim gibilerin eline imkân geçmiş olsaydı dünya şu an çok mu farklı bir yer olurdu? Bunu bilemiyorum, çünkü kendimden ve içimdeki o kötülük potansiyelinden korkuyorum.


"Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin!" (Hucurat 12'den)


Doğrudur, çok büyük kötülükler var hayatta ve çok büyük kötüler var. Burada insanlara "Allah, Kitap, ahlak" diye yazılar yazarken, gece başımı yastığa koyduğumda düşünüyorum. Ben ne kadar iyiyim diye soruyorum kendime.


"O halde kendi kendinizi temize çıkmış göstermeyin; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur." (Necm 32'den)


Soruyorum kendime, sen ne yaptın bugüne kadar diye, kendime bile cevap veremiyorum.


Aslında, ölüm dışında, her zaman bir seçim yapma şansına sahiptim ve sahibim.


"Biz ona yolü gösterdik. Artık ya şükredici olur ya nankör." (İnsan 3)


Dört dörtlük bir insan olmadığım için, karşılaştığım kötülükler karşısında susmayacağım elbette. Fakat, "Bana bak lan gerizekalı" diye soruyorum kendime, "Neden hep aynı şeyleri ısrarla yapıyorsun, küçük dünyanda bile olsa, neden hep aynı kötülükleri ısrarla yapıyorsun?" Geçerli bir mazeret bulamayacağımı ve kendimi kandıramayacağımı biliyorum.


Süslü bir söz vardır ya, Bertrand Russell'ın sanırım veya ona atfedilen; "Yalnızca günahları olanların Tanrıları olur" diye. Tamamen süslü bir laf salatası ve içi boş bir retorik. Günahlarım aklıma geldiğinde Allah'ın olmamasını istiyorum. Bu işin sonunda yok olup kurtulayım istiyorum. Ama bu işler öyle yürümüyor. Esasen, iyilikleri olanlar ister Allah'ın olmasını, "yaptıklarım boşa gitmemeli" diye isterler içten içe. Kaldı ki insanlar bu günah ve "özgür irade sorumluluğu" kavramlarından kurtulmak için ahireti, Tanrı'yı reddetme eğilimine girerler. Yahut spiritüalizm gibi -ki önümüzdeki yüzyılda ateizm büyük ölçüde panteizme ve spiritüalizme evrilecektir- iyi ve kötü kavramlarının olmadığı felsefelere yönelirler. Her neyse, bunlar başka yazının konusu, bu bir yazı bile değil, dertleşme, bir konuşma.


Benim Allah'a olan inancım, istekten alakasız bir şey, öyle mucizevi veya uhrevi olaylar yaşamadım fakat gözümle görmüşçesine biliyorum Allah'ın da, bu dünyada yaptıklarımızın bize sorulacağı bir yerin de var olduğunu.


Şu blog'da yazmaya başladığımdan beri "bir kişi de olsa kârdır" deyip durdum, fakat öte yandan farkında olmadan bir hata yaptım. Hep büyük kötüleri gösterdim size. Meşhur kötüleri. Ünlü kötüleri. Büyük günahları olanları.


Acaba ben ne yaptım bugüne kadar? Sen ne yaptın? Bir kişiden kastım, bu kötülerden olmamak, hatta onlara meyletmekten bile uzak durmaktı benim. Fakat kendi "küçük" gördüğümüz, fakat bizim için her şey olan "kendi" hayatımızda, öyle haltlar yiyoruz ki.


Bir de umutsuzluk aşılamakla itham ediliyorum, depresif ruh halimden dolayı bu doğrudur, lakin siz beni boş verin, insanları fazla önemsemeyin. Kuranda "affetme" kelimesinin tüm türevleri 234 defa geçer, ceza kelimesinin tüm türevleri de 117 defa geçer. Affın, cezadan tam olarak 2 kat fazla geçmesi ilginç bir detay olsa da, Allah'ın ne kadar affedici olduğunu vurgulayan ayetlerin sayısı, cezalandırıcı olduğunu söylediği ayetlerin sayısından çok daha fazladır.


Fakat Allah sürekli, ısrarla aynı haltı yiyeni affeder mi bunu bilmiyorum. Emin olduğum bir şey var ki, İslam'ın "inceldiği yerden kopsun" değil, "zararın neresinden dönersen kardır" dini olduğudur.


Ve bir diğer emin olduğum nokta da, o zarardan dönmenin yine tamamen senin elinde olduğudur.


İşte bunlar işimize gelmeyen ayetler.


İşte bu işimize gelmeyen davranış: "Sarp yokuşa atılmak."


Nefes aldığımız sürece hayat devam ediyor ve biletimiz kesilmiş değil. Çok okuyun, çok paylaşın, iyi işler yapın. Vakit hem az, hem çok.


Ve tüm bunları kendiniz için yapın.


Zira hayatta iki şeyin telafisi yok, ölüm ve boşa geçen zaman.


"O halde, bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul!" (İnşirah 7)

Selam.